OYUNLAR

Witcher 3 Wild Hunt

The Witcher oyunlarındaki olay örgüsünün öncesinde geçen kitapları okuyanlar, büyük ihtimalle The Witcher 3’ü bizden daha fazla bekliyordu. The Witcher 3 onlar için Yennefer’le, Ciri’yle hasret gidermekti. Mürekkebin ıslattığı satırlardan canlanan karakterlere doyasıya sarılmaktı. Bizim içinse yeni dostlarla tanışmaktı.

witcher

Her şeyden önce The Witcher 3 insanın içine işleyen bir CD Projekt destanı. Muhteşem ezgilerle bezenmiş müziklerinden tutun da her bir parçası incelikle oluşturulmuş görevlerine kadar emek kokuyor. Hani bu öyle bir emek ki kendimi uzun zaman sonra Tamriel topraklarına yakın bir yerde hissedebildim. Zaten önceki oyunlarda da inanılmaz güzel olan görev ekranındaki yazılar, The Witcher 3’te de kendini belli ediyor. En ufak takip görevinden, hayalet avına kadar her bir görevin inanılmaz bir arka plan hikayesi var. Tamam, önceki oyunlarda da öyleydi, kabul ettim ama bir sorun var: The Witcher 2’in toplam görev sayısı muhtemelen üçüncü oyunun ilk iki bölgesinde geçiliyor. Öyle bir bolluk, bereket var.

Yüzlerce görev için tek tek arka plan hikayeleri yazılması, hatta alakasız görünen “basit” yan görevlerin hayret verici bir şekilde birbirine bağlanması The Witcher 3’ün en güçlü yanı olarak göze çarpıyor.

Aynı zamanda görevleri yaparken size tanınan özgürlük had safhada. Birden fazla yapılacak şey oluyor ve bunları nasıl ve ne şekilde yaptığınız tamamen size kalmış.

Görev sisteminin çevresinde şekillenen ve bir süre sonra oyun dünyasının Game of Thrones’una dönüşen The Witcher 3’ün senaryosu anlatamayacağım kadar dolu dolu. Politika ve onun olmazsa olmazı entrikalar yine oyunun merkezini oluşturuyor.

ın oyunun fragmanında havalı bir şekilde söylediği “Dünyanın bir kahramana ihtiyacı yok, bir profesyonele ihtiyacı var.” repliği her seferinde en acımasız şekilde önümüze sunuluyor. Hele “Ben ana hikayeden devam edeyim, kurguyu hiç dağıtmayayım diyorsanız” The Witcher 3 sizi tokat manyağı yapıyor. Gururunuz ve eşyalarınızı tamir etmenize yarayacak altın arasında birçok kez karar vermek zorunda kalacaksınız.

Çünkü oyundaki her şey para! Eşyalarınızı tamir ettirmek ateş pahası, en basit tamir işlemi bile cebinizi boşaltıyor. Tüccarlara bulduğumuz eşyaları satabiliyoruz ama o eşyaların ayrıştırılabiliyor olması sizi sıkıntıya sokabiliyor ki ayrıştırmak bile parayla. Onu geçtim, oyunu eğer yüksek zorluk seviyelerinde oynuyorsanız canınız meditasyon yaparak dolmuyor. Sadece ilgili yeteneği açmanız halinde gündüzleri belli oranda sağlık puanı yenilemesi kazanıyorsunuz. Bu yüzden değerli altınlarınızı sıklıkla yemeklere harcıyorsunuz. İksir ağacında ilerleyip, yeteneklerinizi iyice oturtana kadar bu durum devam ediyor.

Demek oluyor ki oyun oldukça zor ama insanı kendisine bağımlı yapıyor.

EasterGamersTv Abimizden İzlemek İçin Tıklayınız.

Geliştiriciler: CD Projekt , CD Projekt RED

Platformlar: PlayStation 4, Xbox One, Microsoft Windows

Adaylıklar: VGX En Çok Beklenen Oyun Ödülü, DAHA FAZLA

Ödüller: The Game Award for Game Of The Year, DAHA FAZLA

Motor: REDengine

İlk piyasaya sürülme tarihi: 19 Mayıs 2015


The Elder Scrolls V: Skyrim

skyrim

1995’ten bu yana son zamanlar hariç yoğun bir şekilde içinde bulunan birisi olarak RPG türünün giderek büyüyen bu gelişimi beni oldukça sevindiriyor. Her ne kadar geçmişi de sağlam olsa Baldur’s Gate ile bir üst seviyeye geçen bu tür kısa zamanda oyun dünyasının temel yapı taşlarından birisi haline geldi.

bu açılışı diğer Bethesda oyunlarında da yaptım ancak nedense her Bethesda RPG’sini oynadığımda, bir şekilde kendimi bu tarz şeyleri anlatmak zorunda kalmış olarak buluyorum. Ancak bu sefer fazla uzatmayacağım ve hemen konuya gireceğim.

Evet sevgili okurlar, artık Skyrim aramızda. Hatta onu iki gündür aralıksız oynadığınıza eminim. Sinirinize dokunan yanları, gözünüzün görmek istemediği ufak hataları ve bazı eksikliklerine rağmen onu cuma gününden itibaren aralıksız oynayan kaç kişi var? Eğer şimdi içinizden “Ben” diyorsanız bilin ki yalnız değilsiniz. Sizin gibi milyonlarca insan da bu soruya aynı cevabı verirdi. Çünkü Syrim mantık ya da teknik, ne olursa olsun bütün eksikliklerini göz ardı etmenizi sağlayan bir atmosfer ile Elder Scrolls serisine yeni bir mevsim yaşatıyor.

Batının Çocuğu Kuzeye Taşınınca

İlk başta hemen söyleyelim de aradan çıksın; Skyrim gerçekten muhteşem olmuş. Evet, bazı görsel eksikliklerinin yanında yukarıda da değinmeye çalıştığım gibi mantıksal hataları da mevcut zaten o yüzden “mükemmel” olmamış ancak muhteşem olduğu kesin.

Oyun yüklenirken kendi kendime kim olayım diye düşünüyordum. Muhtemelen Oblivion’daki karakterimi burada oluşturup yine hırsızlık dünyasında kral olmaya devam edecektim. Karakter yaratma ekranında bu düşünce ile Khajiit ırkını seçip yeni Whisper adlı karakterimi yaratırken bir anda gözüme Redguard çarptı, sonra Argonian, sonra Elf’ler ve işte daha o anda yeni oyunun çok ama çok uzun süreceğini fark ettim.

Yapımcıların ne dediği, kaç saatlik eğlence vaadettikleri önemli değil. Bir oyundan sıkılırsanız o oyun sizin için bitmiştir, nokta. Oynanışı ister 100 saat sürsün ister yılarca, eğer sürekli aynı şeyleri yapıyor ve artık bir döngü içinde olduğunuzu hissediyorsanız o oyunun size vereceği fazla birşey kalmamıştır demektir. Hoş bu durum aslında belki oyunların %99’u için geçerli. Elinde sonunda bir noktadan sonra aynı şeyleri yapmaya devam ediyorsunuz, fakat burada iyiyi kötüden ayıran şey sanıırm, o noktaya ne kadar zamanda gelip o noktadan sonrasına ne kadar katlanılabileceği. Neyse konudan çok fazla uzaklaşmayalım.

Dediğim gibi oyun yüklenirken aklımda Khajiit’im Whisper ile kuzeyin bu buzlu tundrasında gecelerin kralı olma fikri vardı. Önce bir şekilde Dark Brotherhood’u bulacak orada ün salıp en iyisi olacak sonra da Hırsızlar Loncası’nda harikalar yaratacaktım. Suikastlar düzenleyecek, malikaneleri soyacak hatta ilerleyen zamanlarda Skyrim kralları üzerinde cepçilik bile yapacaktım. Fakat ırk seçiminde gözlerim Redguard’a takıldı ve bir anda bütün planlarım altüst oldu

Sonunda insan yapmayı becerdin Bethesda

Morrowind, Oblivion, Fallout, Fallout: New Vegas. Bütün bu oyunların kendilerine has artıları ve eksileri olsa da hepsinin ortak bir zayıf noktası vardı ki o da Gamebryo motoru. Bu motor bizlere bir türlü düzgün bir insan oluşturmayı beceremiyor ve her yeni oyunda gelişeceğine sürekli yerinde kalıyor hatta ufak bir kaç adımla geriye bile gidiyordu.

Her ne kadar Morrowind ile Oblivion arasında teknik anlamda büyük bir ileriye zıplama olsa da ikisinin de temelinde aynı sistem yattığında bu sorun yıllar boyunca varlığını sürdürdü. Tamam eskiden bu tarz problemleri “Zamanın teknolojisi buna yetiyor” “Adamlar yeni motor ile uğraşıp zaman kaybetmek istemiyorlar” veya “Abi önemli olan grafik mi yoksa atmosfer ve oynanabilirlik mi?” gibi şeylerle gözardı edebiliyorduk. Ancak Bethesda RPG’leri sürekli aynı görsellikle devam ederken diğer RPG oyunları (Dragon Age, Mass Effect) oynanışları yanında görselliklerini de oldukça güzel seviyede karşımıza çıkartınca hayranları bir noktadan sonra çocuğunu azarlan bir anne edasıyla Bethesda’ya kızıp “Sen neden onlar gibi olamıyorsun?” sorusunu sormaya başladı. İşte sürekli azarı yiyen o çocuk da kendisinden bekleneni yaparak bu ünlü seriyi yeni bir çağa soktu; Creation Engine çağına.

skyrim

Şimdi sizlere şunu belirtmek istiyorum. En sevdiğiniz RPG oyununu bir düşünün, onun grafiklerini iyice aklınızdan bir geçirin. İyisiyle kötüsüyle bütün her şeyini adil bir şekilde tartın ve o oyundaki teknik hatalar ile Skyrim’deki teknik hataları karşılaştırın. Göreceksiniz ki o kadar büyük farklar bulamayacaksınız. Dolayısı ile yazının sonunda grafik puanına baktığınızda hemen hüküm vermeyin.

Nitekim o puan sadece yere düşen taşın o sırada script olarak orada bulunan bir adamın içinden geçmesini veya kapıya on adım kala kapı önündeki nöbetçinin belirmesini göze alarak değil, bunların yanında sizi oyunun içine ne kadar dahil ettiğine bakılarak, atmosferi ne kadar yaşamanızı sağladığı göz önüne alınarak veya karşınızdaki kişinin duygusunu ne kadar hissettiğiniz hesaba katılarak verildi.

Bu Zamanda Tek İş İle Geçinilmiyor

Skyrim her ne kadar kahramanlık oyunu olsa da onu bir hafta boyunca hiçbir mağaraya giremeden veya görev tamamlamadan oynama imkanınız var. Tamam, bu kulağa eğlenceli gelmiyor belki ancak oyunun size sundukları arasında bu da mevcut. Oyunda demicilikten, simyacılığa kadar pek çok meslek seçeneği bulunuyor. Hatta bunlar arasında odunculuk bile mevcut. Bir oduncu baltası alıp sürekli odun kırarak geçinebilirsiniz. Zaten Speech yeteneğinde bulunan Investor perk’i de bunu kanıtlıyor. Speech yeteneğinizi belli bir seviyeye geliştirdikten sonra bu perk’i aldığınızda dükkanlara yatırım yapabiliyor ve bu şekilde hem onların kazanmasını sağlıyorsunuz hem de siz ek gelir elde edebiliyorsunuz.

Yeni Elder Scrolls oyunu Skyrim’de daha yoğun bir atmosfer mevcut. Karakterlerin doğallığı ve sizlere verdiği duygu daha belirgin. Savaşlarda artık vuruşları daha iyi hissedebiliyorsunuz. Elden geçirilmiş altı dolu diyaloglar, zevkli görevler, oynanış adına getirilmişlik yeniliklerle bu türü sevseniz de sevmeseniz de mutlaka denemeniz gereken bir oyun olmuş Skyrim.

Şimdi izninizle ben aranızdan ayrılıyorum. Nitekim bulmam gereken gizli bir kardeşlik örgütü var. Hepinize iyi oyunlar.

PintiPanda Abimizden İzlemek İçin Tıklayınız.

İlk piyasaya sürülme tarihi: 11 Kasım 2011

Motor: Creation Engine

Tür: Aksiyon Rol Yapma Oyunu

Ödüller: VGX En İyi RPG Ödülü, VGX Yılın Stüdyosu Ödülü, DAHA FAZLA

Platformlar: PlayStation 4, Xbox One, Nintendo Switch, PlayStation 3, Xbox 360, Microsoft Windows, PlayStation 3 models

Geliştiriciler: Bethesda Game Studios, Iron Galaxy


Left 4 Dead 2

Left 4 Dead geçtiğimiz sene çıktığında bir furyanın geri dönüşüne tanık olmuştuk. Zombiler karşımıza daha çok sinemada çıkıyordu. Fakat L4D'in çıkışıyla yaşayan ölülerin oyun dünyasını istilası da başlamış oldu

Valve’den sıcak temas!

İlk oyunun fanları, L4D2 çıkmadan tepkilere başlamış, yapımın birincisinden sonra pek fazla vakit geçmeden piyasaya sunulmasını protesto etmişlerdi. Bu konularla ilgili forumlar da oldukça tartışmalar dönmüş, Steam’de L4D2 boykot grubu bile açılmış. Birçok oyuncu, birinci yapıma çok destek verilmediğini söylemiş, hatta L4D2’nin aslında ilk oyunun ek paketinden “Tam sürüme” çevrildiğini bile iddia edenler olmuştu. Ancak Valve, boykot liderlerine oyunu test ettirmiş ve liderlerden Left 4 Dead 2’nin iyi yapıldığı konusunda açıklamalar gelmişti. Valve'ın bu yakın duruşu da oyunculardan büyük ilgi gördü.

left4dead2

L4D2’de yine ilk oyunda olduğu gibi dört kişiyi yönetiyoruz. Dizi sakat bir Amerikan futbolu koçu, yerel bir televizyonda yapımcı asistanı olan Rochelle, tamirci Ellis ve kumarbaz Nick kontrol ettiğimiz karakterler. İlk oyundaki 5 boss ise geri dönmüş ve yenilenmiş durumdalar. Boomer, Hunter, Smoker, Hunter ve Witch artık daha güçlüler. Yapımda 5 adet yeni ve ilgi çekici bölümü var. Oyun aslında ilkinden daha “Tam” bir oyun gibi duruyor. Takım olarak hareket etmeli, diğer takım üyeleriyle iletişim halinde bulunmalısınız. L4D’in yapay zekası olan “Director” bu sefer daha gelişmiş bir şekilde karşımıza çıkıyor ve oyunu biraz daha zor bir hale sokuyor, ancak ne kadar zor olursa o kadar eğlenceli oluyor. Her seviyeden kullanıcıların oynayabilmesine ve eğlenmesine neden olan iyi bir yapay zeka mevcut.

Mevcut değişiklikler ve yenilikler

Normal ve Expert seviyeleri dışında oyuna Realism modu eklenmiş. Bu yeni modda, takım arkadaşlarınızın siluetlerini göremiyor, ölen arkadaşlarınızı ancak bir kit yardımıyla bir kez canlandırabiliyorsunuz. Zombilerin kafalarına zarar verirseniz daha etkili oluyor ve yapımı biraz daha zorlaştırıyor.

Oyunu tek başınıza oynamak istiyorsanız yine bilgisayar kontrollü takım üyeleri yanınızda olacak. Kendi arkadaşlarınızla oynadığınız kadar eğlenceli olmayabilir, ama yine de yapay zeka iyi bir iş çıkartıyor. L4D2’yi tek başınıza oynadığınız zaman da sıkıcı bir hal almıyor. Versus modu da yapımda yeniden mevcut. 4 kişi kurtulanları, diğer 4 kişi ise virüslü boss’ları yönetiyor ve 4'e 4 maçlar yapılabiliyorsunuz. Bu modda orijinal 5 boss dışında, Scavenge modundaki bonus üç boss olan Spitter, Jockey ve Charger da ekleniyor. Örneğin Spitter'ın asit havuzu içinde bulunan kişiye zamanla yüksek bir zarar veriyor. Yeni boss’lar oyuna daha çok derinlik katarak, daha eğlendirici hale getiriyor.

Yeni bölümler

L4D2 bir an bile rahatlamanıza izin vermiyor. Sürekli takım arkadaşlarınızla iletişim halinde olmalı, taktikler ve stratejiler üretmelisiniz. Dark Carnival'daki Roller Coaster yarışı ve benzeri bölümlerde çok daha dikkatli olmanız gerekiyor. Bölümlerden bazılarında saldırırken, bazı bölümlerde geriye çekilmeli ve defansif bir yapıda oynamanız gerekebiliyor. Bu da gerçekten zombiler tarafından etrafınızın çevrildiğinizi hissetmenizi sağlıyor.

Yapımda sadece daha iyi bölümler değil, daha gerçekçi ve ayrıntılı çevre yapıları var. Eski oyundaki karanlık sokaklardan, daha renkli ve ilgi çekici bölümler sunulmuş. Ayrıca etrafta daha fazla silah ve mühimmat bulunuyor. Sanırız bunlardan en ilginizi çekecek olan ise yakın dövüş silahlarını da kullanabilmemiz. Katana ve elektrikli testere gibi yakın dövüş silahları farklı bir heyecan havası katabiliyor. Oyuna yeni eklenen bu özellikle elektrogitarla bile zombi öldürebiliyoruz. Valve hayranları ise ellerine “Levye” alarak Half-Life nostaljisi yaşayabilirler.

Sonuca gelirken…

L4D2 ilk oyundan daha iyi gözüküyor. Gündüz haritaları ve zombi animasyonlarındaki gelişmeler ilk ilgi çeken ayrıntılar. Zombilerin her yeri parçalanıyor. Sesler ve müzikler ise oldukça başarılı. Eğer takım oyununu seviyorsanız Left 4 Dead 2'yi kesin almalı ve arkadaşlarınızla oynamaya başlamalısınız. Takım oyununu bu kadar geliştiren başka bir FPS daha bulunduğunu sanmıyorum. Bu yapımı edinin ve arkadaşlarınızla eğlenceli vakit geçirmeye hazır olun.

SpastikGamersTv Abimizden İzlemek İçin Tıklayın.

İlk piyasaya sürülme tarihi: 17 Kasım 2009

Geliştirici: Valve Corporation

Motor: Source

Tasarımcı: Mike Booth

Ödüller: Multiplayer Oyun Dalında BAFTA Oyun Ödülü, VGX En İyi XBox 360 Oyunu Ödülü

Platformlar: Xbox 360, Microsoft Windows, Mac OS, Linux


The Forest

theforest

Oyunumuz açık alpha aşamasında bir first-person açık dünya hayatta kalma oyunu. Zaten son zamanlarda en çok tutulan oyunlar bağımsız yapımcılar tarafından yapılan birbirinden pek farkı olmayan açık dünya-hayatta kalma oyunları oldu. Oyun Endnight Games adında ufak bir oyun stüdyosu tarafından yapıldı. Gerçi yapıldı demek pek doğru olmaz çünkü Steam’in yeni sistemine bağlı olarak artık yapımcılar oyun bitmeden satışa koyuyor. Genelde sonuç aynı, oyun en çok satan oyun oluyor, yapımcı parayı alıyor ve oyun bitmek bilmiyor. “Alpha” adı altında oyunun küçük oynanabilir bir kısmı varken uygun fiyatlı olarak piyasaya çıkıyor. Oyun tam olarak çıktığında da fiyat iki üç katına kadar artıyor. Böyle bir durumdaki oyunu almak mantıklı mıdır? Oyununa göre değişir, DayZ bitmek bilmeyen ve muhtemelen bitemeyecek bir oyun. Ama Steam’de alpha olarak çıkmış ve bitirilmiş örnekler de var.

Bu oyunda o örneklerden biri olacağa benziyor, iki haftada bir oyunun ana menüsündeki geri sayım ile güncelleme geliyor ve bu güncellemeler ufak tefek güncellemelerden (Yok efendim burun düzelttim, kan efekti düzelttim) ziyade büyük eklemeler oluyor. Fazla saptırmadan konumuza dönelim. The Forest, 30 Mayıs 2014’te Steam’de piyasaya sürüldü. Üzerinden 4 ay gibi kısa bir süre geçmesine rağmen gelen yenilikler ve düzeltmeler tatmin edici düzeyde.

Oyun bir adada geçiyor, yanımızda ufak birkaç adacık daha mevcut. Peki biz buraya nasıl geldik? Burada ne yapıyoruz? Hikayemiz ne? Görebileceğimiz en Lost'u andıran ve en saçma hikaye bu oyunda. Oyun ilk başladığında bir uçaktayız , yanımızda çocuğumuz var. (Muhtemelen çocuğumuz var diyelim, herhangi bir konuşma olmadığı için amca kızı da olabilir.)

Uçakta bizden başka da kimse yok. Ne kadar ilginç değil mi? Ya insanları sevmiyoruz ve çok zengin olduğumuz için kimse gelmesin diye bütün koltukları satın alıyoruz ya da başka bir şey söz konusu. Uçakta iki kişi seyir halindeyken bilin bakalım ne oluyor? Uçak düşüyor ve uçağın düşmesiyle görüntümüz kararıyor. Gözümüzü açtığımızda uçak düşmüş oluyor. Zombiden hallice bir yerli de çocuğumuzu alıp kaçıyor, biz de gözlerimizi yumup uyumaya devam ediyoruz.

Uyandığımızda elbette amacımız çocuğumuzu bulmak oluyor. Hemen önümüzdeki baltayı alıp yola koyuluyoruz. Oyun henüz yapım aşamasında olduğundan çocuk bulma diye bir olay yok. O yüzden sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz. Hayatta kalmak için bir Survival Book’umuz var. Bu kitapta hayatta kalmak için yapabileceğimiz barınak, araç-gereç ve totemler bulunuyor. Bunları yapmak için de çevredeki dalları yaprakları topluyor, ağaçları keserek odun elde ediyoruz. İlk olarak bir barınak ve kamp ateşi yakmak en mantıklısı. Totemleri de öldürdüğümüz yerlilere vurduğumuzda gelen parçaları ile yapıyoruz. Evet evet, kafa bacak kolları Hannibal’dakı gibi güzel bir şekilde dizip sığınağın yanına dikince yerliler gelmiyor. Sebebi de bizi cani olarak görmesi falan olsa gerek.

Ve tabi bir süre sonra gece oluyor. Yerliler için pek farketmiyor aslında gece de geliyorlar gündüz de. Sığınak yapmamızın sebebi de uyuyabilmemiz, mışıl mışıl güvenli bir şekilde uyuyoruz ve sabah oluyor. Kalkıyoruz tekrar iş başına.

Bu yerliler bize vuruyor, biz de onlara vuruyoruz , peki onlar bizi öldürürse ne oluyor? Öncelikle direk ölmüyoruz. Bayıltılıp kaçırılıyoruz. Uyandığımızda çok karanlık bir yerde çakmağımız ile baş başa ışığı arıyoruz. Ama emin olun o karanlıkta bir kere gezerseniz bir daha asla ölmezsiniz. Ölmemek için de elinizden geleni yaparsınız. Sadece yerliler var sanıyorduk değil mi? E BUNLAR NE?! Her neyseler çok çirkin oldukları kesin.

Işığı bulup kayaların arasındaki yerden yeryüzüne ulaşabilirsek ne mutlu bize, fakat pek kolay olmuyor başarması. Eğer mağaranın içerisindeyken bir daha bizi görüp vururlarsa ölüyoruz. Öldüğümüzde ise bizi oyunun ana menüsüne atıyor, o baştaki GEÇİLMEYEN intro kısmını yani uçak düşme sahnesini tekrar izlemek, aynı şeyleri tekrar yaşamak zorunda kalıyoruz.

Bu oyun alınır mı? Evet, 15$ fiyatı da gayet uygun bu tarz bir oyun için. Ama şuan için Co-Op veya Multiplayer olarakta oynanmadığını da göz önünde bulundurmakta fayda var.

PintiPanda İsimli Abimizden İzlemek İçin Tıklayın.

İlk piyasaya sürülme tarihi: 30 Mayıs 2014

Motor: Unity

Tür: Hayatta Kalma Oyunu

Yayıncı: Endnight Games Ltd

Geliştiriciler: Endnight Games Ltd, Endnight Games

Platformlar: PlayStation 4, Microsoft Windows


Saints Row: The Third

Steelport şehrinde yine bir şeyler ters gitmektedir. Her bölgenin farklı bir çete tarafından yönetilmesi ve güç dengelerinin gün geçtikçe değişmesi, suç dünyasında herkesi daha fazla önlem almaya itmektedir. Derken yeni bir savaş daha patlak verir ve Third Street Azizleri ile Syndicate çetesi arasında büyük çekişme başlar. İşte yeni oyunumuz The Third’ün odaklandığı nokta da tam burası.

Açık dünya bir aksiyon oyunu yapıyorsanız, konu az çok genel hatlarıyla bellidir. Zaten pek fazla oyun örneğinin olduğunu söyleyemeyiz, ancak üzerine bir de kullanılan senaryo hatlarının hemen hemen aynı olması, özellikle sürükleyici senaryo seven oyuncular için kayıp olabiliyor.

Çete savaşları

The Third’de Thirt Street Saints’in liderini kontrol ediyoruz. Oyuna başlar başlamaz bir soygundayız. Tüm ekip koca maskelerini takmış ve içeriye dalmış. Tek eksik olan şey ise, bunun bir soygun olduğundan henüz kimsenin haberinin olmaması. Fark etmeleri uzun sürmüyor ve heyecanlı çatışma başlıyor. Aksiyon sırasında ekibimizin bazı hayranları çıkıp imza isteyebiliyor veya fotoğraf çektirebiliyor. İşin ilginci ise, hemen yarım metre ötede adamlar ölüyor. Buna rağmen bazı siviller fazlasıyla umursamaz. Anlıyoruz ki bu oyunda ciddiyet olayı arka planda, mizah unsuru baş rolde. Zaten bunu oyunun en başından da anlayabiliyoruz aslında. Star Wars tarzı bir müzik, aşağıdan yukarıya doğru kayan yazılar, ama alaycı, komik yazılar… Ne oluyor yahu, şaka mı bu? Evet, şaka.

Steelport şehrinde geçen maceramızda, üstte de belirttiğim gibi büyük bir çete savaşının içerisindeyiz. Belki en önemli düşmanımız bir tane, ama diğer çeteleri de görmezden gelemeyiz. Şehirde geziye çıktığımızda bizi mıhlamak isteyen, görevden göreve koştuğumuzda bizi engellemeye çalışan birçok kişi var. Üstelik şehrin her bölgesi farklı çeteler tarafından korunduğu için bir de onlarla uğraşmamız gerekebiliyor. Olsun, “Bu mahallenin yeni muhtarı benim” demek istiyorsak, pek de zorlanacak değiliz. Kullanabileceğimiz birçok farklı silahımız var. Roket, pompalı tüfek, otomatik tüfek, pistol, hatta bazı erotik oyuncaklar bile! Evet, yapımcılar mizah unsurunu diyaloglarda, görev yapılarında kullandığı gibi, karakterlerin ekipmanlarında da kullanmış. Zaten kapışacağımız düşmanların da bir kısmı giyim tarzı olarak fazlasıyla dikkatinizi çekecektir.

saintsrowthethird

Baktığımızda gayet büyük bir şehir haritası var önümüzde. Saints Row 2’yi hemen unutun, yeni mekanları ezberlemeye bakın. Görev yaparken, arada ele geçireceğiniz yeni bölgeler, güvenli bölge olarak kayıt altına alınıyor ve siz burada yeni ev ve dükkanlarınıza göz kulak olabiliyorsunuz. Tabii ki sonradan gelebilecek saldırılara karşı da tedbirli olmanız şart. Oyunun başından sonuna aynı karakter ve silahlarla ilerleyecek değiliz ya? İş bitirdikçe hem kullanabileceğimiz silahlar, hem de karakterimizin özellikleri artıyor. Bir nevi gelişim sistemi mevcut.

Akın akın düşman saldırısı

Saints Row The Third’ün senaryo modunu, isterseniz Internet üzerinden bir arkadaşınızla Co-Op olarak oynayabiliyorsunuz. Bunun dışında yapımcılar, oyuna Whored modunu eklemiş. Bu modu da ister tek başınıza, isterseniz de arkadaşınızla oynayabiliyorsunuz. Hemen üç haritadan birini seçiyor, ardından da kontrol etmek istediğiniz karakteri belirliyorsunuz. Kısa sürede haritaya adım atarak, dalga dalga üzerinize gelen düşman faktörünü ortadan kaldırarak, olabildiğince en uzun süre hayatta kalmaya çalışıyorsunuz. Bu arada hemen demişken, oyunun ara yükleme ekranları çok çabuk geçiyor, bu performans unsuru gözlerden kaçmıyor.

Üzerimize gelen ilk akını püskürttükten sonra, bu kez ikinci akın başlıyor. Herkesi öldürürsek, bir sonraki ve bir sonraki diyerek gidiyor böyle. Düşman sayısı artıyor ve tabii ki daha zorlaşıyorlar. Ancak kullandığımız silahlar da her akına göre değişiklik gösteriyor kimi zaman bir Amerikan güreşçisi edasında, kimi zaman elektrikli bir testereyle, kimi zaman ise tankla düşmanlarınızı etkisiz hale getirebiliyorsunuz. Oyunun bu çeşitliliği ve mizah unsurlarının bulunması, kullanıcıları oyunda tutmayı başarabiliyor.

Grafikler, Sesler

The Third’de oldukça iyi bir seslendirme kadrosu var. Örnek olarak Hulk Hogan ,Sahsa Grey, Natalie Lander ve Daniel Dae Kim isimlerini verebiliriz. Müzikler de gayet güzel. Yapımda, birçok farklı radyo istasyonu ve aralarında Mötley Crüe , Kenya West, Pitbull, Mozart gibi ünlü isimlerin eserlerinin bulunduğu 120’den fazla şarkı bulunuyor.

he Third’ün grafikleri, gerçekçilikten uzak bir çizgiye sahip. Plastik tonlarda kaplamalar hakim. Çizimler ve oyundaki efektler de bunu destekliyor. Ancak tam olarak çizgi tarzda görselliğin olduğunu söyleyemeyiz. Genel olarak ince detaylara girilmese de, harita tasarımları, ışık – gölge efektleri yeterli düzeyde. Karakter animasyonları da fena değil. Ta ki onlar ölünceye kadar. Zira öldüklerinde bez bebekten hiçbir farkları kalmıyor, adeta çamaşır gibi süzülüyorlar gökyüzünde. Bunu özellikle yolda yayalara çarptığınızda görüyorsunuz. Hiç istiflerini bozmadan, havada yavaş yavaş yol almaya başlıyorlar. Zaten yapay zekası iyi olan sanal bir karakter, “Gel beni ez” diye de yol ortasında beklemez değil mi?

Alperen Abimizden İzlemek İçin Tıklayın.

İlk piyasaya sürülme tarihi: 15 Kasım 2011

Geliştirici: Deep Silver Volition

Tür: Aksiyon-macera oyunu

Seri: Saints Row

Platformlar: Xbox 360, PlayStation 3, Nintendo Switch, Microsoft Windows, Linux, PlayStation 3 models

Yayıncılar: THQ, Deep Silver

Tüm Hakları 11/A BİLİŞİM BATUHAN KARLIDAĞ'A AİTTİR. ©